PDF

Mustafa Ziyalan – Alengirli Filmler PDF Oku indir

Mustafa Ziyalan – Alengirli Filmler PDF Oku indir, e-kitap sitemizde Mustafa Ziyalan – Alengirli Filmler kitabını araştırdık. Ayrıca Mustafa Ziyalan tarafından kaleme alınan Mustafa Ziyalan – Alengirli Filmler kitap özetinin yanı sıra, Mustafa Ziyalan – Alengirli Filmler pdf oku, Mustafa Ziyalan – Alengirli Filmler yandex, Mustafa Ziyalan – Alengirli Filmler e-kitap pdf, Mustafa Ziyalan – Alengirli Filmler PDF Drive, Mustafa Ziyalan – Alengirli Filmler Epub gibi indirme linklerini de bulacaksınızdır.

Mustafa Ziyalan – Alengirli Filmler PDF indir Oku

Kafaya tak(ıl)an filmler Takıntılı (obsesif) filmlerle büyüdüm diyebilirim. Hele bir dönem, Türkiye’de üretilen filmlerin mühim bir bölümünün takıntı (obsesyon) eksenli olduğunu söyleyebilirim. Bu filmlerde öfke, nefret, aşk gibi hep uçlara kayıveren duygular ya baştan bir takıntı olarak ifade edilir veya bir takıntıya dönüşürdü. Misal verilecek olursa aşk, kökleri Leyla ile Mecnun’a uzanan bir biçimde, çoğunlukla ya nesnesizdi veya nesnesini kaybederdi, kendi kendinin hem lokomotifi hem de o hiç ulaşılamayan son istasyonu olur çıkardı. Metin Erksan’ın Kuyu’sunu anımsıyorum. Lakin ölerek veya öldürerek kurtulunabilecek bir aşktı, bir tutkuydu o filmdeki. Buradan başlayınca, Metin Erksan’ın Türkiye’nin kafaya tak(ıl)an, takıntı/lı sinemasının en aklımda kalan, benim için en belirgin yönetmeni olduğunu anlıyorum. Sevilen birinin dev fotoğraflarının, vitrin mankenlerinin dolaştığı Sevmek Zamanı veya (bir kadınla kendini öldürmesi için kiraladığı adam içindeki imkânsız aşkı konu eden) Sensiz Yaşayamam kafaya tak(ıl)an, takıntı/lı filmlerin gerçekten görkemli emsallariydi bence. Metin Erksan’ın filmleri aynamız mıydı? Yoksa onun yüzünden mi böyle aşığız? Azıcık geriye çekilerek makaraların yuvarlaklığını, nasıl tıkırdayarak dönüp durduklarını, filmin merceğin veya ışığın önünden nasıl belli bir hızda geçip gittiğini, film çekmenin veya seyretmenin ritüellerini düşünüyorum. Film çekmenin veya seyretmenin yapısında çoğunu görmediğimiz, olsa olsa sezdiğimiz kimi takıntılı ayrıntı kısmın varolduğunu da düşünebiliyorum. (Filmlerin bir düzeyde takıntılı olduğu gerçekse, dijital sinema bizi bu takıntılardan, takıntılılıktan uzaklaştırıyor, sinemayı, filmleri ve seyircileri bir anlamda “tedavi” ediyor olabilir.) Filmin, sinemanın (tiyatro gibi) “bir kalas, bir heves”le özetlenebilecek bir yanı da var. Burada, teknik açıdan “Dogma“ ilkelerine göre (el kamerasıyla, doğal sesle…) yaratılmış filmleri, örneğin tiyatroyla sinemayı bence kışkırtıcı biçimde harmanlayan, Kristian Levring’in Kral Yaşıyor (The King Is Alive) filmini örnek verebilirim. Ama, teknik yanının ötesinde, her yaratıcı eylem gibi film yapmanın da gündeliğe aykırı, gündeliği aşan, devrin aklına uymayan bir yanı olduğunu düşünebilirim. Daha önceki bir yazımda şiir yazmak üstüne şunları söylemiştim: “Doğrudur, şiir yazan biri hasta da olabilir.

Yine doğrudur, kafaya takmadan şiir varedebilmek olanaksızdır. Kafaya takılmazsa yoktur şiir. Şiir bir saplantı da olabilir, bir saplantıveya dönüşebilir sonunda, ama burada sözünü etmek istediğim bir saplantıdan çok, şiire özgü —insana, dile özgü şiir evrenleriyle örtüşen, etkileşen— ama bunun yanı sıra da özerk bir evrenin yaratılıp varedilebilmesinin şiir üretimi yönünden taşıdığı asal önem. Bir ozanın dediği gibi kalleş olmaya, kalleşlik etmeye gerek olduğunu hiç sanmıyorum. Ama o evreni yaratabilmek, varedebilmek gerekir diyorum. Günlük yaşamı buna göre dönüştürmek hemen hemen olanaksız, çünkü gündelik yaşam özerkliklere olanak tanımamak, son çözümde şiire yer vermemek eğiliminde, çünkü şiirin gündeliğe aykırı —aykırıkçı— doğasını seziyor. Günlük hemen hemen, hemen hemen gündelik şiire düşman. Düşman olmak durumunda.” Burada şiir yazmak için dile getirdiklerim film yapmak için de söylenebilirdi. Evet, film yapmak fakat kafaya takarak, takıntıyla, takıntılılıkla üstesinden gelinebilecek bir şey. Burada Krzysztof Kieslowski’nin Amatör (Camera Buff) filmini anabilirim. Filmin başkişisi kendine armağan edilen bir kamerayla film çekerek hemen hemen kendi de bir kameraya dönüşen bir adamdı. Kendini terkeden karısının ardından bakarken kadını karelemeye çalışıyor, sonunda fakat kendinin filmini çekebiliyor veya kendiyle bile fakat filmini çekerek bir ilişki kurabiliyordu. Dünyayı çeken adam: Amatör Film çekmenin eylemin teknik yanını aşan düzeyde de, gerçeklikle fakat takıntılar, takıntılılık aracılığıyla sürdürülebilecek bir ilişki kurmayı tavsiye ettiğini düşünebiliriz. Filmin gerçeği, filmin evreni doğarsa işte bu ilişkiden doğar.

Film gerçeğinin örneğin Mikhail Kalatozov’un Ben Kübayım’ı (Soy Kuba) gibi bir belgeselde tümüyle film dışındaki gerçekle örtüştüğünü düşünenler olabilir. Oysa bu belgesel kendisinin dışında hayal edilmesi bile güç kamera çekimleri içeriyordu. Daha iyisi, Michelangelo Antonioni’nin Cinayeti Gördüm (Blow-up) filmini örnek gösterebilirim. Filmin başkişisi olan (David Hemmings’in oynadığı) fotoğrafçı fotoğraflarını kurcalayarak gerçeğe mi yaklaşıyordu, yoksa bambaşka bir gerçeklik mi kuruyordu? (Filme kaynaklık eden, şu aralar artık gözüme gönlüme filmden daha iyi görünen, Cortazar’ın aynı adlı öyküsü de kesinlikle okunmaya değer.) Film gerçeğine gelince, kendini yaratabilirse yaratan, öğelerini fakat orada , kendi içinde vareden, koruyan, kollayan bir gerçekliktir, bir evrendir o. Misal verilecek olursa, Andrey Tarkovski’nin Ayna (Zerkalo) filminde yatağının üzerinde, havada salınan kadını gösteren o sahneyi alalım. Bu sahne “anlamı”nı fakat filmin tümünden derleyebilir bence, derleyebilirse; bu sahne fakat filmin, yönetmenin (belki de canını dişine takmış, gözünü budaktan esirgemeyen öznelliğine neden olan, o öznellikten beslenen) takıntısı bağlamında bir içerik kazanır. Yoksa, bir ara William Friedkin’in Şeytan (The Exorcist) filminde de birileri bir yatağın üzerinde, havada salınıyordu. Benzeri şeyleri Bill Viola’nın videoları için de söyleyebilirim. Viola örneğin videolarından birinde bir kayanın günün değişen ışıkları altındaki görüntüsüne takılarak görüntüyü, aşkın, şiirsel bir imgeye dönüştürmeyi başarıyordu bence. Su altında soluma: Bill Viola Bir yönetmene özgü filmsel gerçekliğin onun sıra sıra filmlerini aşan bir yanı olduğu da söylenebilir. Bir şairin nasıl sıra sıra şiirlerinden bir araya gelen bir “şiir”i varsa, bir yönetmenin de filmlerini aşan bir sineması mevcuttur. Sonuçta kendi sinema evrenini yaratmaya yönelen bir yönetmenin hep aynı filmi yapması az rastlanan bir şey değildir. Chris Marker’in La Jetée’si bence sinema tarihinin zamansal olmasa da sanatsal uçlarından birini oluşturuyor. Filmin filme, sinemaya ilişkin, artık filmi de, sinemayı da öğüten ve yeniden yaratan bir takıntıdan ortaya çıktığını söyleyebilirim.

Film, öte yandan da, sinema tarihinin en büyük takıntı/lı filmlerinden birisi olan Alfred Hitchcock’un Vertigo’suna göndermelerden beslenen, yine takıntılı bir aşk öyküsü üzerine. Bana yaman bir takıntıyı çağrıştıran döngüsel anlatısını hem de hiç fotoromana dönüşmeden siyah-beyaz fotoğraflardan kuruyor, buna karşın mucizevi bir biçimde film olmayı başarabiliyordu. Geçmişe sürgün: La jetée Film tarihinin başlarından bir film, tam da takıntı üstüne: Luis Bunuel’in Altın Çağ’ı (L’age d’Or). Bu gerçeküstücü film yalnızca o döneme özgü olmayan düşlerimizden, bilinç dışımızdan kaynaklansa da, filmden ilk kez aklımda kalan, her an, her yerde ne pahasına olursa olsun cinsel ilişkide bulunmaya çalışan bir kadın ve bir erkek, bir de onları (hemen hemen bellerine kürek vurarak) ayırmaya çalışanlar. Cinselliğin takıntıdan kaynaklanan, takıntıları besleyen yanlarını en kuvvetli biçimde sezdiren filmlerden bir diğeride Nagisa Oshima’nın Arzular İmparatorluğu (Empire of the Senses). Filmdeki kadın ve erkek sonu gelmeyen bir sevişmenin içinde yanıp tükeniyorlardı. Bir başkası da Kim Kim Ki-duk’un Ada’sı. Filmdeki adam, sonunda takıntısının nesnesi olan kadının cinsel organına yerleşiyordu. Belki de düşünde. Marco Ferreri’nin Büyük Tıkınma’sında da (La Grande Bouffe) son saydığımda üç kafadar, yiyerek, içerek, düzüşerek ölüyorlar, kimilerinin, dahası belki de çoğumuzun paylaştığı düşünülebilecek bir düşü gerçekleştiriyorlardı. Takeshi Miike’nin Katil İchi’sindeki (Ichi the Killer) iki ana kişiden biri, başkalarıyla fakat acı bundan dolayı ilişki kurabiliyor, kendine o ana değin bulamadığı acıyı verecek, kendini öldürecek kişiyi aşkla, tutkuyla arıyordu. Marina de Van’ın Tenimde (Dans ma peau) filminin başkişisi olan kadın da erkek olsun kadın olsun “öteki”nden vazgeçmiş, veya ötekini hiç keşfedememiş gibiydi. Bir kazada yaralı olarak kurtulduktan sonra gitgide kendini kesmeye takıyordu kafasını. Bilmecenin çözümü fakat ölümü olabilirdi. Todd Haynes’in Güvenli (Safe) filminin (Julianne Moore’un oynadığı) başkişisi de başka biçimde kendi üstüne katlanıyordu.

Kadın gerçek veya (filmin paylaştığından da kuşkulanabileceğimiz) psikozunun ürünü olan alerjik hassaslıklarının önüne kapılıyor, kendini gitgide yalıtıyor, gitgide plastiğe sarılı bir gölgeye, bir hayalete dönüşüyordu. Zamansal olarak daha ortalarda neler var? Belki de en başta, Alfred Hitchcock’un Vertigo’su. Filmin başkişisi adam bir kadına takıntılı biçimde bağlanıyor, onu izliyor, gözlüyor, hem bir cinayeti çözüyor, hem de takıntısından kurtuluyordu. Bir de seyircilerin başına, kafamıza takılan filmler var. Bunlara genelde kült filmler diyebiliriz. Misal verilecek olursa, son haftalarda bir kült filmi karikatürüne dönüşse de, seyircilerin hala filmden bireyler gibi giyinip izledikleri, Jim Sharman’in yönettiği The Rocky Horror Picture Show: Transvestitlik, biseksüellik, (sanırım) yamyamlık ve uzaylılar! Otuz iki kısım tekmili birden! Peki, benim kafaya taktığım filmler hangileri? Şu işe bakın ki, ilk kafama takılan film yine takıntı/lı bir film olan Michael Powell’in Röntgenci’si (Peeping Tom) oldu. O vakitler filmin adının ne olduğunu bile bilmiyordum. Kurbanlarının filmini çeken, sonra da onları filmlerini çekerken kamerasının ayağından çıkan bir kasaturayla öldüren bir seri katilin öyküsüydü film. Adamın izlemeyi, gözetlemeyi, filme çekmeyi ve öldürmeyi bitiştiren (veya bunların birbirine yakınlığına işaret eden) bir takıntısı vardı. Onun başkişisi olduğu film de benim daha ilkokuldayken kafama taktığım ilk film oldu. Oradan Michael Haneke’nin Bilinmeyen Kod’una (Code İnconnu) geldim. O filmi niye kafaya taktığım da bambaşka bir öykü. Yine o başlardaki soruya dönecek olursam: Metin Erksan aracılığıyla mi aşığım yoksa? Âlemin gariban kralları Neden sözetmeyeceğimi anlatmak için James Cameron’un Gerçek Yalanlar’ını (True Lies) örnek gösterebilirim. Arnold’un o filmde -oynadığı diyemiyorum- oynadığı “karakter”de en ufak bir garibanlık izi görmek olası değil. Adam Jamie Lee Curtis’le evli, smokin giyiyor, hep kendini bir halt sanar gibi bir havası var, dahası gerçekten bir halt bile olabilir diye de kuşkular uyandırmaya çalışıyor film! Asıl mühimsi, bilerek, isteyerek öyle yapılmış olmasa da, bu filmin garibanlar, gariban veya kendini gariban hisseden Üçüncü Dünyalı gençler için bir özdeşleşme olasılığı şöyle dursun, tam da o gençleri pıstırmak, senedirmak yönünde eğilimler barındırdığı düşünülebilir.

Hele böyle düşünürsek, bu filmi de 11 Eylül’de, 11 Eylül’den beri olan bitenlerin nedenleri içinde görmemiz bal gibi olası. Açıkçası Alain Delon’un oynadığı, bir arkadaşın deyimiyle “filozof katil” kahramanları hep filmin sonunda ölen filmler de değil muradım. Bu bireylerin -itiraf edeyim ki kendi başına epey çekici- ayak diremeleri, kös dinlemiş, kırağı çalmış çalacak acı patlıcan, bana uzaktan uzağa da olsa kaçınılmaz biçimde Yabancı’yı anımsatan eli tabancalı Camus halleri sonuçta yorgunluktan, bezginlikten, inandırıcı bir tükenmişlikten çıkıp seyirciyi de esirgemeyen, hemen hemen gerçeküstücü bir tiksintiye dönüşür gibidir bence. Uzun lâfın kısası o filmlerde “Kasımpaşalı”lara pek yer yoktur. Öyleyse gariban kimdir? Bu yazıya bakarak söyleyecek olursam yoksul, yoksun, kendi kaderini tayin edemeyen, bütün bunların içten içe de olsa ayrımında biri. Belki de böylesi bir garibanlık kadınlığın olmazsa olmaz bir özelliği sayıldığından, genelde erkek biri. Bu sıfatların çoğunun başına bir “çoğumuz gibi” eklemek olası; biraz da böyle olabilmesi, kendisiyle özdeşleşebilmemiz için gariban, filmlerde gördüğümüz kadarıyla çoğunlukla toplumsal, sınıfsal bağlamı pek de belirgin olmayan biri. Sözetmek istediğime yanaşayım: Yakınlarda Takeshi Kitano’nun Bir Deniz Manzarası (A Scene at the Sea) adlı filmini gördüm. Komedyenlikten gelen, filmlerinde farklı zamanlarda yeğin, kendine değil karşısındakine yönelik bir şiddet de içerebilen bir Buster Keaton gülmecesinin sezilebildiği bir yönetmen Kitano. Daha çok Yakuza kabadayılarına, zurnanın son deliğine gelmiş adamlara ilişkin filmlerinden biliyorum onu [Havai Fişekler (Hana-Bi), Sonatine, Kaynama Noktası (Boiling Point)]. Söylemeye gerek var mı bilmem, ama söylemeden edemeyeceğim: Buradaki zurnanın son deliği örneğin Sam Peckinpah’in yönettiği Köpekler (Straw Dogs) veya John Borrman’in yönettiği Kurtuluş (Deliverance) filmlerindeki bembeyaz, orta sınıf zurnanın son deliğinden fazla farklı. Bu filmlerin başkişisi adamlar yaşamlarındaki bir kopma, kırılma, müthiş bir durum bundan dolayı buraya gelmiyorlar; yıkım, hayatlarının, değer yargılarının, değer ölçütlerinin, kendi yapıp ettiklerinin, hemen hemen zorunlu seçimlerinin tutarlı bir sonucu. Yıkımdan sonra şöyle veya böyle önceki yaşamlarına, “normal”e dönüp kurtulmuyorlar, ölüyorlar, her hâlükârda bitiyorlar. Bütün bunlardan dolayı da başlarına gelenlerde hemen hemen antik bir trajedi tadı var. Takeshi Kitano’nun Amerika’da yaptığı Yakuza Kardeşliği (Brother) filminde şimdiye değin yarattığı mitolojiyi hemen hemen gönülsüz bir komediye çevirdiğini, Takeshi Miike’nin Gonin filminde de o kabir taşı kahramanı kuran jestlerin tersyüz edilmesi çabalarına da canla başla katıldığını söyleyebilirim.

Yine de, oynadığı -eşcinseltetikçi filmin sonunda, bir otobüsün içindeki bir çatışmada vurulduktan sonra “yoruldum” diyerek kendisinin vurduğu -kendisini vuran- adamın yanındaki koltuğa çöküp onunla birlikte ölüyor, tersyüz edilen her şeyi yeniden kurtarıyordu. Babalar be! Bir Deniz Manzarası’na dönecek olursak, filmin başkişisi de susuyor, çünkü dilsiz. Çöpçü. Çöpte bulduğu kırık bir sörf tahtasını tamir edip hemen hemen sörfle kafayı bozuyor. Umarsız bir mücadele verdiğini göze çarpıyor. Sonunda da denize karışıp ölüyor.

Mustafa Ziyalan – Alengirli Filmler PDF indir Tıklayın

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu